Düzgün ATALI

Tarih: 17.01.2026 10:11

TÜRK ADALETİ VƏ BEŞERİ SORUMLULUQ

Facebook Twitter Linked-in


İnsanlık, tarih boyunca sayısız imparatorluklar, ideolojiler ve siyasal sistemler görmüştür. Ancak bunların büyük çoğunluğu gücü adaletin, çıkarı vicdanın, hükmü ise insanın önüne koymuştur. Bu yüzden insanlık, ne kadar ilerlediğini iddia etse de, özünde hâlâ adalet arayışı içindedir. Günümüz dünyasının krizi teknolojik değil, ahlaki bir krizdir. İnsanı kurtaracak olan yeni silahlar, yeni sistemler ya da yeni ideolojiler değil; kurtuluş, adaletin yeniden merkeze alınmasındadır. İşte tam bu noktada Türk adaleti, insanlık için bir alternatif değil, tek çıkış yolu olarak karşımıza çıkar.

Türk adaleti, tarihin herhangi bir döneminde oluşturulmuş yapay bir model değildir. O, binlerce yıl içinde şekillenmiş bir yaşam felsefesidir. Türk için adalet yalnızca bir hukuk maddesi değil, bir vicdan ölçüsüdür. Gücü koruyan yasa zulmü doğurur; vicdanla birleşen yasa ise adalete dönüşür. Tarih boyunca Türk devletleri bünyesinde farklı dinlerin, dillerin ve kimliklerin varlığını sürdürebilmesi, bu anlayışın somut göstergesidir. Türk hâkimiyeti asimilasyona değil, nizama dayanmıştır.

Batı siyasal düşüncesi tarihsel olarak gücü hukukla meşrulaştırmaya çalışmış, Doğu’daki birçok ideolojik akım ise hukuku gücün gölgesinde bırakmıştır. Türk düşüncesinde ise güç, yalnızca adaletin hizmetkârı olabilir. Güç adaletten koptuğu anda Türk devlet geleneği meşruiyetini yitirir. Bu nedenle Türk tarihinde zulüm kalıcı olmamıştır; zulmeden ya devrilmiş ya da tarihin dışına itilmiştir. Bu bir tesadüf değil, kültürel bir koddur.

Zaman değiştikçe tehditler de değişir. Bugün Türk dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük tehlike açık işgaller değil, gizli ve manevi işgallerdir. Yabancı ideolojiler, ithal değer sistemleri ve düşünce taklitçiligi milletlerin ruhunu içeriden boşaltmaktadır. Taklit eden toplum düşünmez, tekrar eder; tekrar eden toplum ise zamanla yok olur. Türk milletinin en büyük riski de tam olarak burada yatmaktadır: kendisi olmaktan vazgeçip başkasına benzemeye çalışmak.

Türk kimliği, başkasına benzeyerek değil, kendine dönerek korunur. Kendine dönüş geçmişe sığınmak değil, kökle gelecek arasında köprü kurmaktır. Türk modernleşebilir, gelişebilir; ancak bunu kendi değerlerini inkâr ederek değil, onlara dayanarak yapmalıdır. Aksi hâlde elde edilen gelişme ruhsuz, ortaya çıkan güç ise zalim olur. Tarih göstermiştir ki ruhsuz güç, insanlık için en büyük tehdittir.

İnsanlık bugün derin bir ideolojik boşluk yaşamaktadır. İnsan hakları kavramı siyasal bir araca dönüştürülmüş, özgürlük seçici biçimde uygulanmış, adalet ise güçlülerin insafına bırakılmıştır. Küresel düzen insanı değil, çıkarı merkeze almaktadır. Böyle bir dünyada Türk adaleti bir nostalji değil, geleceğin zorunluluğudur. Çünkü Türk adaleti insanı kimliğine, dinine ya da gücüne göre değil, sırf insan olduğu için değerli kabul eder.

Bu bir üstünlük iddiası değil, tarihsel bir sorumluluktur. Türk milleti insanlığı kurtarmak zorunda değildir; fakat tarih ona bu imkânı ve bu yükü vermiştir. Bu yükten kaçmak mümkündür, ancak bedeli ağır olur. Çünkü Türk adaleti tarihten çekildiği anda oluşan boşluğu zulüm doldurur. Türk nizamının çekildiği her yerde kaos baş göstermiştir.

Bugün Türk’ün önünde iki yol vardır: ya başkalarının kurduğu bir dünyada gölge gibi yaşamak ya da kendi değerlerine dayanarak insanlığa yön vermek. Birinci yol rahattır ama onursuzdur. İkinci yol zorludur ama anlamlıdır. Türk tarihi her zaman zor olanı seçmiştir.

Ve bugün de bir istisna olmamalıdır.
Çünkü yükümüzden daha büyük bir onurumuz yoktur.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —