Menü Barın Ajans
Diyar HERMZİ

Diyar HERMZİ

Tarih: 26.03.2026 14:25

Son Toprağın Hafızası

Facebook Twitter Linked-in


Diyar Hurmuzlu’nun hayal ürünü hikayesi
Zamanın günlerle ölçülmediği, gecelerin ayla sayılmadığı bir dönemde, Dünya yavaşça nefes alıyordu; canlı bir varlık gibi, bildiğinden daha fazlasını söylüyordu. Ne haritalar vardı, ne isimler, ne de insanları birbirinden ayıran sınırlar.
Herkes yolculuğun çocuğuydu.
Ama bu sonsuzluk içinde, ilk hafıza doğdu ve sonra kayboldu.
Bilge kişiler der ki: Başlangıç, aslında bir başlangıç değildi; geriye kalmış bir şeydi.
Eski bir dünyanın kalıntılarıydı; önce kırılmış, sonra kendini yeniden var etmiş bir medeniyetin izleri.
Orada, bazıları “İlk Şafak Toprağı” dediği görkemli bir toprak vardı. İnsan, rüzgarın dilini anlıyor, yıldızların hareketini okuyabiliyor ve toprağın nabzını dinleyebiliyordu.
Bilgi yazılmamıştı; yüreklerde saklanıyor ve ruhlar aracılığıyla nesillere aktarılıyordu.
Ve o toprakta, diğer çocuklardan farklı bir çocuk doğdu.
Adını verdiler: Diyar Hurmuzlu.
Görünüşüyle sıradan bir çocuktu belki, ama gözleri garip bir şey taşıyordu; görünmeyeni görebiliyor, henüz olmamış olanı hatırlayabiliyordu.
Diyar, insanın doğanın efendisi değil, onun bir parçası olduğuna inanan bir topluluk içinde büyüdü.
Toprağı incitmeden ekerler, dengeyi bozmadan avlanırlar ve her şeyin bir ruhu olduğuna inanırlardı; taşın bile.
Ama bir şey yaklaşıyordu.
Son gecelerde gökyüzü değişmeye başlamıştı. Yıldızlar artık yerlerinde değildi, rüzgar ağırlaşmıştı; sanki kimsenin duymak istemediği bir haberi taşıyordu.
Bir gece Diyar rüya gördü:
Gökyüzünden düşen ateşler, kaynayan denizler, yarılan topraklar, yönsüz koşan insanlar…
Bir çığlık duydu; sadece korku değildi, bir kayıp çığlığıydı.
Titreyerek uyandı.
Bilgeye, her şeyi hatırladığı söylenen yaşlı bir adama gitti.
Diyar dedi ki:
“Sonu gördüm.”
Bilge sakin bir sesle cevap verdi:
“Bu son değil, bu göçün başlangıcıdır.”
Günler geçmeden rüya gerçek oldu.
Yer sarsıldı, gökten ateşli bir ışık düştü; dağlar yandı, dalgalar yükseldi, hiç kimsenin görmediği şekilde.
İnsanlar çığlık attı, dağıldı, çocuklarını taşıdı ve geride her şeyi bıraktı.
O anda artık bir vatan yoktu; sadece hayatta kalmak vardı.
Bilgeler, küçük grupları farklı yönlere yönlendirdi. Dedi ki:
“Toprak aramayın… Hayatı arayın.”
Diyar, bilinmeze doğru bir grupla yola çıktı.
Büyük yolculuk başlamıştı.
Ormanlardan geçtiler; ağaçlar hafızadan bile uzundu.
Çöllerden geçtiler; güneş düşünmeyi eritiyordu.
Denizlerden geçtiler; insan, sonsuz boşlukta bir nokta haline geliyordu.
Yolda her şey değişmeye başladı.
Bazıları eski dili unuttu, bazıları değerleri unuttu, bazıları her şeyden, hatta kendilerinden korkmaya başladı.
Zorlu bir gecede, yiyecekleri tükendiğinde, açlıkları arttığında, sessizce oturdular.
Biri sordu:
“Biz insan mıyız… yoksa sadece hayatta kalanlar mı?”
Kimse cevap vermedi.
Ama Diyar, içinden bir şeyin kırıldığını hissetti; açlıktan değil, anlamdan.
Yıllar geçti.
Grup yeni bir toprak buldu. İlk toprakları gibi değildi, ama yaşamak için yeterliydi.
Yeniden başladılar.
Kulübeler, sonra bir köy inşa ettiler. Tarım öğrendiler, aletler yaptılar ve farklı bir dil konuşmaya başladılar.
Ama her nesille hafıza zayıflıyordu.
İlk Şafak Toprağı sadece bir hikaye oldu,
sonra efsane,
sonra masal.
Ama Diyar’da durum farklıydı.
Diyar yaşlandı, ama içindeki bir şey yaşlanmıyordu.
İnsanların yüzlerinde unutulmuş korkuyu görebiliyor, gecenin sessizliğinde geçmişin yankısını duyabiliyordu.
Hikaye anlatmaya başladı.
Çocukları etrafına topladı ve dedi ki:
“Biz burada doğmadık, buraya geldik. Bu toprak son değil.”
Bazıları güldü, bazıları korktu, bazıları ise endişe yaymakla suçladı.
Ama her zaman dinleyen birileri vardı.
Zamanla yeni bir grup ortaya çıktı.
Korkunun bir güç olduğunu keşfetmiş insanlar.
İnsanlara dediler ki:
“Gerçeği biz biliyoruz. Sırları biz saklıyoruz.”
Törenler yaptılar, sihir gibi görünen şeyler gösterdiler, insanları ikna ettiler; insan ile görünmeyen güçler arasında aracılar olduklarına inandırdılar.
İnsanlar onlara tapınaklar inşa etti, itaat sundu ve ilk ayrım doğdu.
Diyar dedi ki:
“Gerçek korkuya ihtiyaç duymaz.”
Ama sesi gürültü içinde zayıflıyordu.
Sessiz bir gecede Diyar yüksek bir tepeye çıktı.
Gökyüzüne baktı.
Yıldızlar farklıydı, ama hâlâ konuşuyordu.
Fısıldadı:
“Tamamen unutacak mıyız?”
İçinden bir ses geldi; duyulan bir ses değil, anlaşılan bir ses:
“İnsan unutmaz, sadece hatırlama şeklini değiştirir.”
Diyar gülümsedi.
Ertesi sabah kayboldu.
Kimse bir daha görmedi.
Bazıları öldüğünü, bazıları kaybolduğunu söyledi.
Ama az kişi dedi ki:
“Yola geri döndü.”
Yüzyıllar geçti.
Köy büyüdü, şehir oldu, sonra medeniyet.
Tarihlerini yazdılar, kendilerine isim verdiler ve başlangıç olduklarını sandılar.
Ama uzak köşelerde, bazı ailelerde hâlâ anlatılan bir hikaye kaldı:
Diyar Hurmuzlu adında bir adamın hikayesi…
İnsanın toprak çocuğu değil, yol çocuğu olduğunu,
gerçeğin sahip olduğumuz değil, aradığımız şey olduğunu söylediği hikaye.
Ve her zaman, bir insan gökyüzüne bakıp sorunca:
“Biz nereden geldik?”
Eski hafıza içinden hareket eder:
Toprağın hafızası.
Unutmaz.
İnsan unutsa bile.
İstersen bunu ben daha edebi ve akıcı bir şekilde Türkçe roman diliyle yeniden yazıp kısa bir anlatım hâline de getirebilirim. Bunu yapmamı ister misin?


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —