Menü Barın Ajans
Elhan ŞÜKÜRLÜ

Elhan ŞÜKÜRLÜ

Tarih: 11.03.2026 23:54

ABD-İsrail İttifakının İran Planı ve Savaşın 12. Günü

Facebook Twitter Linked-in


Nükleer güce sahip iki devletin – ABD ve İsrail’in – Müslüman topraklarına yönelik modern Haçlı seferlerinin 12. günü tamamlanıyor. Ancak ABD-İsrail ittifakı hâlâ temel hedeflerine, yani İran’da iktidarın değiştirilmesine ve bu ülkenin Batı’nın kontrolü altına girmesine ulaşabilmiş değil.
İran’da iktidarın değişmesi yalnızca bu ülkenin zengin petrol ve doğal gazına, mineral kaynaklarına Batılı şirketlerin el koyması anlamına gelmez. Aynı zamanda son derece stratejik bir coğrafyanın – Avrupa’dan Çin sınırına kadar uzanan geniş bir bölgenin ve tüm İslam dünyasının – ABD’nin nüfuz alanına girmesi demektir.
Bununla birlikte İran’da Batı yanlısı bir yönetimin kurulması, ABD karşıtı iki büyük güç için de ciddi sonuçlar doğuracaktır. Rusya’nın Orta Doğu’ya ve Hint Okyanusu’na uzanan kara yolu kapanacak, Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin hem kara hem deniz güzergâhlarının önemli bölümleri ve limanları ABD’nin kontrolüne geçecektir. Böylece her iki gücün ekonomisinin gelecekte ABD’ye bağımlı hâle gelmesi söz konusu olacaktır.
12 gündür devam eden füze saldırıları İran şehirlerine, ekonomisine ve askeri-siyasi elitine büyük zarar verse de, bu durum henüz ülkede kaosa veya yönetimin tamamen çökmesine yol açmış değil.
Aksine, 28 Şubat’ta Dini Lider Seyyid Ali Hamaney’in aile üyeleriyle birlikte öldürülmesi, gururlu İran halkını dış işgalcilere karşı seferber etmiş; toplumun birleşmesine ve uzun süreli direniş için yeni bir motivasyon oluşmasına neden olmuştur.
Askeri-siyasi elit ise en zor şartlarda bile yeni bir lider belirleyerek ve aynı zamanda ABD üslerinin bulunduğu ülkelere nokta atışı karşılıklar vererek, ayrıca Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatma ve dünya ekonomisine ağır darbe vurma tehditleriyle yönetim üzerindeki kontrolünü hâlâ elinde tuttuğunu göstermektedir.
ABD-İsrail ittifakının başarılı kara operasyonları gerçekleştirebilmesi ve İran’ın içeriden etnik temelde karıştırılabilmesi için İran çevresindeki ülkelerden Irak, Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan’ın bu sürece açık destek vermesi gerekmektedir.
Bu amaçla ABD-İsrail ittifakı söz konusu ülkeler hakkında yoğun propaganda ve bilgi operasyonları yürütse, hatta “başka bayraklar altında” provokatif faaliyetler gerçekleştirse de ne Kürtleri, ne Türkleri ne de Beluçları bu sürece dahil edebilmiştir. Özellikle Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan yönetimlerinin koordineli tutumu; İran’a karşı bu ülkeler üzerinden yeni bir cephe açılmasının ve “ikinci Ukrayna” senaryosunun uygulanmasının önüne geçmektedir.
Bu şartlarda savaşın daha da uzaması dünya ekonomisinde gerilemeye, ABD-İsrail ittifakına karşı olan ülkelerde protestoların artmasına ve operasyonların durdurulması yönündeki çağrıların çoğalmasına yol açacaktır.
Savaşın uzaması aynı zamanda ABD içinde siyasi konumu çok güçlü olmayan ve sonbahar seçimlerinde azil tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğinden endişe eden Donald Trump’ın çıkarlarına da ters düşmektedir.
Bu nedenle Trump, dünden itibaren kamuoyunu İran ile müzakerelere hazırlayan bir politika izlemeye başlamıştır. Trump, İran’ın deniz kuvvetlerinin ve nükleer silah üretebilecek tesislerinin büyük bölümünün, ayrıca balistik füze stokunun yüzde 90’ının imha edildiğini iddia etmektedir.
Bu açıklamalar aslında İran operasyonunun sonuçları konusunda ileride kendisini sorgulayacak olanlara verilmiş bir mesajdır: yani müzakerelerde öne sürdükleri bazı hedeflere savaş yoluyla ulaşıldığı iddiasıdır.
Aynı zamanda Trump’ın İran savaşından kazanç sağlayan ve desteğine ihtiyaç duyulan Rusya’yı sürece dahil etmeye çalışması, Güney Kafkasya ve Ukrayna konularında anlaşabilen Trump-Putin ikilisinin İran’ın nükleer dosyasında da etkili olabileceğine işaret sayılabilir.
Peki İran ABD ile müzakere masasına oturacak ve yeni bir anlaşma imzalayacak mı?
Şii İslam mezhebine dayanan ve köklü devlet geleneğine sahip İran eliti, büyük ihtimalle bu meselede de resmi ideolojisine dayanarak İslam tarihine yönelecektir. 661 yılında Hz. Ali öldürüldüğünde yerine geçen oğlu Mücteba – yani İmam Hasan – ümmetini korumak için kendi şartlarıyla Muaviye ile anlaşma imzalamıştı. Her ne kadar Muaviye daha sonra bu şartlara uymamış olsa da…
Bugün tarih benzer isimler ve benzer bir durumla adeta yeniden tekerrür ediyor. Yine Ali’nin oğlu Mücteba, babasının Ramazan ayında öldürülmesinin ardından yönetimin başına geçti. O da tüm İslam coğrafyasının kan gölüne dönmemesi ve zaman kazanmak için çağımızın “Muaviyesi” olarak görülen Trump ile kendi şartları doğrultusunda müzakere masasına oturabilir.
Şimdilik ise savaş devam ediyor.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —