
İran’da yaşananlar basit bir hayat pahalılığı isyanı değildir. Bu dalga ne ilk, ne de son olacaktır. Asıl mesele; çok milletli, adaletsiz ve miadı dolmuş bir devlet yapısının artık taşınamaz hale gelmesidir. Bu yapının merkezinde ise uzun süredir görmezden gelinen, bastırılan ama asla yok edilemeyen bir gerçek vardır: Güney Azerbaycan Türkleri.
İran denilen yapı, sanıldığı gibi tek kimlikli bir ulus-devlet değildir. Türklər, Araplar, Bəluclar ve Kürtler bu ülkenin asli unsurlarıdır. Fakat siyasal iktidar, kimlik, dil ve gelecek tasarımı yıllardır dar bir Fars merkezine hapsedilmiştir. İşte bu yüzden İran’daki her büyük kriz, dönüp dolaşıp milliyetler meselesine dayanır.
Bu tablonun içinde Güney Azerbaycan Türkleri sıradan bir etnik grup değildir. Sayıca en kalabalık halktır. Coğrafi olarak en stratejik bölgede yaşar. Tarihsel olarak ise devlet kurma geleneğine sahip yegâne güçtür. İran’ı ayakta tutan da, sarsan da bu gerçekliktir.
Tam da bu nedenle, İran’ın parçalanmasına en sert şekilde karşı çıkanlar ironik biçimde İran halkları değil, küresel güç merkezleridir. Rusya başta olmak üzere ABD, İsrail ve Avrupa Birliği, “zayıf ama bütün” bir İran’ı, özgür ama bağımsız yeni devletlerden daha güvenli görür. Çünkü Güney Azerbaycan’ın ayağa kalkması, sadece Tahran’ı değil; Moskova’dan Orta Asya’ya uzanan bütün dengeleri sarsar.
Bu yüzden önümüze sürülen asıl senaryo açıktır:
Yönetim değişebilir, yüzler değişebilir ama sistem değişmesin.
Biraz reform, biraz makyaj, biraz umut… Ama vilayet düzeni, Fars merkezcilik ve imparatorluk zihniyeti yerinde kalsın.
Oysa sokaktaki öfke bununla yatışmaz. Çünkü mesele maaş değil, ekmek değil; kimin yönettiği ve kimin yok sayıldığıdır. Ekonomik taleplerin hızla siyasileşmesi de bundandır. Bu aşamada “bekleyelim”, “zamana yayalım” diyen her yaklaşım, farkında olsun ya da olmasın, rejimin ömrünü uzatır.
Tam bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir:
Böylesi çok milletli bir ülkede herkes kendi sesini çıkaracaktır. Bu doğaldır. Ancak meydanların ortak dili, geleceğin kime ait olacağını belirler. Güney Azerbaycan açısından kırmızı çizgi nettir: Ne teokrasi, ne monarşi, ne de Fars merkezli bir cumhuriyet.
“Özgürlük, adalet ve milli irade” talebi; hem mollaların, hem şah nostaljisinin, hem de pan-Fars projelerin karşısında duran tek sahici zemindir.
Bugün rejim yanlıları bu taleplerle tartışamıyor. Çünkü sunacakları bir gelecek yok. O yüzden polis var, Besic var, yarın daha fazlası olacak. Bu bir güç gösterisi değil; açık bir meşruiyet krizidir.
Unutulmaması gereken bir başka gerçek daha var: Meydan sadece rejimle rejim karşıtları arasında bölünmüyor. Aynı zamanda iki gelecek tasarımı karşı karşıya geliyor. Bir tarafta “tek İran” diyen merkezci akıl; diğer tarafta başta Güney Azerbaycan olmak üzere milli hak, federal yapı ve kendi kaderini tayin isteyen halklar.
Rejim sonrası asıl mücadele burada başlayacak.
Ve nihayet şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değil:
Güney Azerbaycan susarsa İran ayakta kalır.
Güney Azerbaycan ayağa kalkarsa İran değişir.
Federal bir yapı en yakın ihtimal olabilir. İstiklal ise en zor ama en korkulan senaryodur. Çünkü Güney Azerbaycan’ın özgürleşmesi, sadece İran’ı değil; Türk dünyasının bütün jeopolitiğini yeniden kurar. İşte bu yüzden herkes Güney Azerbaycan’dan çekinir.
Bugün soru şudur:
Oturup başkalarının planlarını mı bekleyeceğiz,
yoksa ayağa kalkıp kendi geleceğimizi mi yazacağız?
Tarih genellikle bekleyenleri değil, ayağa kalkanları yazar.
#BedriUstaBoykot #SigortamızSahteymiş #MaduroABD #Caracas #BedriUstaBoykot #Rodriguez #Rusya #2025AGS #NicolasMaduro #2024KPSS #MarcoRubio #RecepTayyipErdoğan #CBAgs20BineOnay #NewYorkTimes #Dünya #Saddam
Evet 280 Kişi
Hayır 9 Kişi