17249,58%-0,47
43,74% 0,06
51,83% -0,03
6928,35% 1,04
11540,33% 0,00
II-YAZI
Bu oryantalistler, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Hint-Avrupa dil ailesi ve onun kolları, yani Hint-İran dilleri teorisini benimsemiş ve buna dayanarak sömürgeci amaçları doğrultusunda Ari ırkçılık tezini ileri sürmüşlerdi. Bu tez, sadece Said Nefisi’yi değil, pek çok İranlı entelektüeli, yazarı, tarihçiyi ve siyasetçiyi de etkilemişti.
Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında insanlığın başına gelen insani felaketin ardından Ari ırkının bilimsel bir anlayıştan yoksun bir hurafeden ibaret olduğu ortaya çıktı. Said Nefisi; kendisini, Şah Pehlevi hükümetini ve İran’ı, güçlerinin zirvesindeki Almanlara yakınlaştırmak için Hint-Alman ırkına da atıfta bulunuyordu. Şah Rıza Pehlevi ile Hitler Almanya’sı arasındaki yakın ilişkiyi biliyoruz. Bugün yaşadığımız çağda ise ırkçı arka plana sahip ‘Arya’, ‘Aryan’ ve ‘Ari’ gibi terimler, İranlı halkların çoğunun midesini bulandırıyor.
Bazılarına göre ‘Persia’ adı yerine ‘İran’ın tercih edilmesi, Adolf Hitler ve Nazi Almanya’sı yöneticileri tarafından ortaya konan ve Tahran’daki Almanya Büyükelçiliği aracılığıyla Said Nefisi’ye iletilen bir girişimdir.
Nefisi, daha sonra bu ırkın yayılma alanına değiniyor:
“Bir yandan Sind (İndus) Nehri kıyılarını ve diğer yandan Mağrip Denizi kıyılarını, yani tüm Mağrip (Arap Batısı) sakinlerini, Hindistan’ın kuzeybatısını, Afganistan’ı, Türkistan’ı, İran’ı, Mezopotamya’nın bir kısmını, Kafkasya’yı, Rusya’yı, tüm Avrupa’yı, Küçük Asya’yı, Filistin’i, Suriye’yi ve zamanla toprakları haline gelen Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsıyor.”
Nefisi, “Atalarımız her zaman Aryan olmakla iftihar ediyordu” diye ekliyor. Bu ifade de doğru değil. Zira ırk, ırkla iftihar etme ve ırkçılık meseleleri, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın özellikleridir. Said Nefisi’nin bahsettiği o kadim çağlarda ırkçılık ve bu türden meseleler değil, yalnızca dinî bakış açısı, ülkelerin fethi, yayılma ve imparatorların topraklarının coğrafi alanının genişletilmesi gibi meseleler hâkimdi. Yani aslında Nefisi, kendi milliyetçiliğini bu kavramlara yabancı olan geçmiş zamanlara dayandırıyor. Tarihçilere göre Pers İmparatorluğu, Ahameniş döneminde dahi homojen değildi ve Perslerin yanı sıra sözde ‘Arilerden’ olmayan başka halkları da içeriyordu. Nitekim bu halkların torunlarının çoğu, halen bu topraklarda yaşıyor ve kendilerini iftihar edilecek Ariler olarak görmüyor. Buna Arapları, Türkleri, Taberîleri örnek olarak verebiliriz.
Said Nefisi, makalesinde şu ifadelere de yer veriyor:
“Ahameniş hanedanı İran’ı tümüyle kendi hükmüne aldığında bu ülkeler grubunun nasıl adlandırıldığı bilinmiyor. Zira Ahameniş kitabelerinde Ahameniş topraklarının farklı eyalet ve bölgelerinin isimleri zikredilmiş, ancak bu ülkelerin genel adı belirtilmemiş. Şurası muhakkak ki o dönemde tüm bu ülkelerin adı ‘Aray’ kelimesinden türetilmiş olsa gerek. Çünkü bu bölgelerin tüm sakinleri, kendilerini Ariler olarak anıyor ve ‘Arya’ kelimesi, bu ülkelerin soylularının isimlerinde de görülüyordu. İran kelimesinin kadim kaydının bulunabileceği dünyanın en eski yazılı belgesi, MÖ 3’üncü yüzyılda yaşamış meşhur Yunan coğrafyacı Eratosthenes’in ifadesidir. Eratosthenes’in kitabı kayıptır, ancak ünlü Yunan coğrafyacı Strabon, bu ifadeyi alıntılayarak ‘Aryana’ şeklinde kaydetti. Bu yüzden diyebiliriz ki bu kelime en az 2 bin 200 yıl önce yaygındı.”
Said Nefisi, Ahameniş bayrağı altındaki ‘krallıklar grubunun’ adını bilmediğinden, çünkü onların bu grubun adını zikretmediklerinden bahsediyor. Ancak değerli cehalet itirafına rağmen kuruyla yaşı karıştırarak bu toprakların adının ‘İran’ olduğunu söylüyor. O, Mart 1935’e kadar ne Ahameniş İmparatorluğu’na bağlı eyaletlerin, bölgelerin ve ülkelerin halkının ne de diğerlerinin bu yeri İran adıyla tanıdıklarını bilmiyor ya da bilmiyormuş gibi yapıyor. Onun 3’üncü yüzyılda, yani Ahamenişlerin çöküşünden bir asır sonra yaşayan ve kitabı kaybolan Yunan Eratosthenes’in çalışmalarında İran adına rastlandığını vurgulaması anlamsızdır. Genel olarak, sadece Ahameniş döneminde değil, aynı zamanda Seleukos, Part ve Sasani dönemlerinde, ardından Gazneliler, Selçuklular, Hârizmşahlar, Moğollar, Atabekler, Safeviler, Afşariler, Zendler ve Kaçarlar gibi İslamiyet’ten sonra hüküm yürüten hanedanlar döneminde de bu topraklar; ‘İran’, ‘Arya’ veya ‘Aray’ adıyla değil, bugün İran olarak adlandırılan yerde hüküm süren bu hanedanların adıyla, Yunanistan’da ve Avrupa’da ‘Persia’ ve bundan türetilen isimlerle ve İslam dünyasında da ‘Pers ülkesi’ adıyla anılıyordu.
Makalenin bir başka yerinde Nefisi, şöyle diyor:
“Ülkemizin en eski adı, ‘İran’ kelimesinin ta kendisidir. Bu da demek oluyor ki bu isim, başlangıçta ırk adı olan ‘İriya’ idi, daha sonra ülkenin adını ‘Ebriyan’ şeklinde değiştirdiler. Zamanla ‘Ebriyan, ‘Eyran’ oldu. Sasaniler zamanında da ‘İyran’ halini aldı. ‘İran’ dedikleri de oluyordu.”
Oryantalistlerin icadı
Daha önce İran kelimesinden ve bu kelimenin Sasani dönemindeki dinî anlamından bahsetmiştim. Said Nefisi, bu noktada bir kez daha ‘İriya’ ırkı dediği şeye işaret ediyor. Bu, Avrupalı oryantalistlerin milliyetçiliğe ve ırkçılığa dayalı zihniyetinin bir uydurmasıdır ve bilimsel hiçbir geçerliliği yoktur. Gerçekte bu isimde bir ırk yok. Çağımızda ırk taksimi; siyah ırk, beyaz ırk ve sarı ırk taksiminde olduğu gibi başka herhangi bir şeyi değil, insanın yalnızca dış ve fiziksel özelliklerini dikkate alır. Hatta bazı bilim adamları bunun da ötesine geçerek, insanlar arasında zihinsel ve entelektüel farklılıkların varlığını reddederek, insan türünden bahsetmekle yetindiler. Irkçılık kavramı çağımızda etnik olmaktan ziyade kültürel bir hal aldı. Bu yüzden İran’daki Araplara veya Türklere yönelik ırkçılıktan bahsettiğimizde, aslında Araplar veya Türkler adında bir ırkın varlığını değil, onlara yönelik ırkçılığı kastediyoruz.
Said Nefisi, Firdevsî’ye ait Şehnâme’de geçen ‘İran’, ‘İran-şehr’ ve ‘İran-zemin’ kelimelerine dikkat çekiyor. Bu doğru. Ancak Firdevsî’nin bu kelimeleri kullanırken aklından geçen düşünce, Nefisi’nin düşüncesinden çok farklı. Zira Firdevsî’nin İran’ı, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’dır ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı, Taberistan’ı ve bugünkü İran’ın diğer bazı bölgelerini içermez. Gazneliler dönemindeki şairler, ‘İran’ ve ‘İran-şehr’ kelimelerini siyasi, idari veya bu türden başka bir manada değil, sadece edebi ve coğrafi anlamlarda kullanmıştır.
Nefisi, makalesini şu ifadelerle bitiriyor:
“Sasani döneminin ve İranlı edebiyatçıların eski terminolojisini de geri getirmemiz ve İran Krallığını (sözlü ve yazılı olarak) ‘İran-şehr’ adıyla anmamız doğru olur. Çünkü Sasanilerin şanını ve ihtişamını canlandırmanın yanı sıra, Sasanilerin önde gelen iki hükümdarı Erdeşîr-i Bâbekân ile Enûşirvân’ın yurtlarını da onların verdiği isimle anmış oluruz. Biz, birleşik iki kelime yerine, basit bir kelime kullandık.”
Nefisi’nin bu sözleri, romantik bir şekilde tasvir edilen kadim tarihe ya da Rıza Pehlevi ve onun Said Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Hasan Takizade gibi siyasetçi ve yazar arkadaşları için Ari bir karakter ve ırkçı bir anlam taşıyan isme dönüş anlamına geldiği gibi, uydurma Ari ırka mensup olmayan diğer halklar aleyhine olarak İran’daki halklardan yalnızca biri için tarihî bir ayrıcalık anlamına da geliyor ki bu, söz konusu halklar için rahatsız edici ve aşağılayıcı bir durum.
‘Pers ülkesi’ ve ‘İran’ isimlerine baktığımızda her ikisinin de içlerindeki çeşitli ve çoğulcu kimlikleri ifade etmediğini görürüz. ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’, sadece tek bir halkın, yani dünyanın bu bölgesine yerleşen birçok ulusal bileşenden yalnızca biri olan Pers halkının varlığına işaret eder. ‘İran’ da yukarıda bahsettiğimiz gibi ırkçı bir anlayıştan türemiştir ve hayalî de olsa özel bir ırka hastır. Dolayısıyla diğerlerini kapsamadığı için bu bölgenin tüm sakinlerine işaret etmez. Ya da en azından Türkler ve Araplar, bu ırkın bir parçası sayılamaz.
Öyleyse, çözüm nedir? Farklı dilleri ve milletleri içeren bu haritaya ne ad verelim?
Aslında Şah Rıza Pehlevi zamanına kadar bu toprakların ve haritanın resmî bir adı yoktu. Daha önce de belirttiğimiz gibi ülke dışında Avrupalılar tarafından ‘Persia’ (ve türevleri) ve Araplarla Müslümanlar tarafından da ‘Pers ülkesi’ şeklinde; ülke içinde ise Ahameniş, Part, Seleukos, Sasani, Gazneli, Selçuklu, Safevi ve Kaçar hanedanları gibi hükümdar ailelerin adıyla anılıyordu. Şimdi ise bu topraklarda yaşayan tüm ulusal bileşenlerin buranın siyasi sisteminin türüne ve içeriğine karar vermesi, hatta devletin adı, sembolleri ve simgeleri ile ilgili görüşlerini ifade etmesi gerekir. İran ismi kabul edilirse aynı isim gelecekte de varlığını sürdürülebilir; elbette söz ve eylem düzeyinde ırkçı herhangi bir çağrışımı ortadan kaldırılarak. Kabul edilmezse de UK ya da United Kingdom resmî adını taşıyan Birleşik Krallık halklarının devleti gibi, egemen halkın ırkçı geleneklerinden uzak olarak, ülkenin geçmişine ve bugününe uygun bir isim seçilebilir. Mesela ‘Müttefik Krallıklar’ veya ‘Birleşik Krallıklar Cumhuriyeti’ ya da günümüz İran haritasında yer alan halkların çoğunluğunun hemfikir olduğu başka bir isim olabilir.
Kaçar döneminin sonunda bir ‘İranlı’ olmanız İran topraklarının bir parçası olarak kabul edildiğiniz anlamına geliyorduysa, Rıza Pehlevi döneminde bir ‘İranlı’ olmanız da Pers olduğunuz anlamına geliyordu. Burada Rıza Pehlevi hükümetinin ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ kelimesini yerleştirme konusundaki ısrarı, ironiktir. Çünkü bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’ adıyla daha uyumluydu. Onların Arapça, Türkçe, Kürtçe, Beluçça vb. isimleri değiştirmekteki hedefleri, İran’ın yalnızca ‘Pers’ kimliğini vurgulamaktı. Buna Şah Rıza’nın Pers olmayan bölgelerin yöneticilerine yönelik askerî hamlesi de eşlik etmişti.
1923 yılında Arabistan’ın adı Huzistan, 1925 yılında (İran’ın kuzeyindeki) Enzeli’nin adı Pehlevi ve 1926 yılında da (İran’ın kuzeybatısındaki) Urmiye’nin adı Rızaiye olarak değiştirildi. Gariptir ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra bile bu iki şehir ve diğer şehirler, eski isimlerini geri aldı, ancak ne Huzistan, Arabistan oldu ne de Hürremşehr, Abadan, Şadgan, Susengerd ve Mahşehr, eski adlarıyla Muhammara, İbadan, el-Felahiye ve Ma’şur oldu.
Diyebiliriz ki Pehlevi iktidarının ve sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin hedefi, İran ülkesinin Pers kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı. Bu, 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan ulus-devletlerin özelliklerinden biridir: Egemen milliyetin dilsel ve kültürel sınırlarını çok uluslu devletin siyasi sınırlarıyla zorla uyuşturmak. Ancak bu politika sonunda başarısız oldu. Nitekim 20’nci yüzyılda Avrupa ve Amerika ülkeleri bu yaklaşımı terk ederek İspanya, Belçika, Büyük Britanya, Kanada, Almanya, ABD ve İsveç gibi, ademimerkeziyetçiliğe ve etnik azınlıklara hak tanınmasına dayalı ulus devletler inşa edildi. Hatta İsveç ve Çekoslovakya gibi ülkeler, Norveç ve Slovakya halklarının barışçıl bir şekilde ayrılmalarına izin verdi. Hindistan’da da ülkenin İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlaştığı andan itibaren ulus-devlet yerine ‘çok uluslu-devlet’ temelinde bir devlet kuruldu ki bu, Hindistan’daki ulusal çeşitliliğin ve milletlerin haklarının tanındığı anlamına geliyor.
*Bu makale Şarkul Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.
#Hayırlı Cumalar #Trump Erdoğan #WeAreSumud #TürkDilBayramı #Aykut #Hileli #Beyaz Saray'da #Boeing #Mansu Yavaş #F-35 #Meşruiyet #Dünya Lideri #Tom Barrack #Rusya #Biden #ABD Başkanı Donald Trump #NATO #Gazze #DonanmalarAkdenize #Biden #KüreselLiderErdoğan #MelihGökçek #GüçlüTürkiyeGüçlüLider #Barınajans #Barinajans