16761,58%0,39
43,95% 0,16
51,83% -0,02
7325,73% -0,08
11819,10% 0,00
Aliyeva’nın “Çocuklarının salıncaklarını omuzlarında taşıyarak öldüler” sözleri hafızalara kazındı; anma töreni duygu seline dönüştü.
Erzurum Teknik Üniversitesi’nde 26 Şubat – Hocalı Soykırımı’nın yıl dönümüne ithafen bir panel düzenlenmiştir. Panelde Hocalı faciasının tarihî-siyasi yönleri, uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmesi ve olayların bölgesel etkileri geniş şekilde ele alınmıştır.
Azerbaycan'lı öğrenci Bahar Aliyeva'nın Erzurum Universitesinde düzenlenen Hocalı soykırımı ile ilgili anma törenindeki konuşması.

Çocuklarının salıncaklarını omuzlarında taşıyarak öldülər...
Onlar o kadar soğuk, o kadar ağır ve o kadar sessizdiler ki, ormanın ağaçları bu dilsiz acının ağırlığı altında eğildi. Ormanın içinde kaçmaya çalışan o insanlar, Hocalı’nın ta kendisiydiler. Evlerinin duvarlarını, çocukluklarının salıncaklarını omuzlarında taşıyarak öldüler. Dondukça büyüdüler; ormanda antik heykeller gibi buzdan anıtlara dönüştüler. Bir anne gördüm; evladını göğsüne öyle bir mühürlemişti ki, ölüm bile onları birbirinden koparmaya utanmıştı. 26 Şubat 1992... Ölümün bizi karın beyazı ve kanın kırmızısıyla, kendi vahşi elleriyle süslediği o kara tarih.
Size rakamların soğukluğundan bahsedeyim: 613 kişi. Ama bu bir istatistik değil. Bu, evrenin 613 kez çöküşü, Tanrı’nın 613 kez sükutudur. 106 kadın, 63 çocuk, 70, yaşlı... Onlar sadece ölmediler; insanlığın en alt katmanındaki o karanlık güdülerin kurbanı oldular.

Benim bir komşum vardı: Günay. Nişanlısının ölüm haberini alınca, kaçıp karanlık bir köşeye gizlenmedi. Ellerine kına yaktı, o bembeyaz gelinlik elbisesini giydi. Nişanlısının tabutunu açtırdı... O soğuk tahta kutunun başında, ağlaya ağlaya, hıçkırıklarını müziğe dönüştürerek dans etti. Ben henüz doğmamıştım - ben görmedim, ben duymadım. Sesi hâlâ dedemin kulaklarındadır: "Şuşa’nın dağları başı dumanlı, derdinden ölmeye çoktur gümanlı..." Bu bir dans değildi; bu, ölümün yüzüne indirilen en ağır tokat dı.
Burası Türkiye; bizim nefes aldığımız yer. Ama bizim akciğerlerimizin bir yarısı Karabağ’da, o buzlu derelerde kaldı. Hermann Hesse der ki: "İnsan ancak kendine giden yolu bulduğunda özgürleşir." Bizim kendimize giden yolumuz Hocalı’dan geçti. O ormanda kesilen kulaklar, oyulan gözler aslında dünyamızın körlüğü ve sağırlığıydı.
Esirlikten dönen tanıkların anlattıkları kan dondurucudur. Ermeni askerleri, Azerbaycanlı kadınların göğüslerini keserek kendilerine "koleksiyon" yapıyorlardı. Bu, herhangi bir hastalıklı sanatın değil, mutlak şerrin tezahürüdür. Daha dehşetlisi var mı? Var… Hamile bir kadının karnını yarıp bebeğini çıkarmak ve o yarılmış rahme bir kedi dikip, kenardan bakıp gülmek... Çocukların şişlere geçirilip diri diri yakılması...
Daha fazlasını anlatamayacağım... (Burada bir an duraksa, yutkun ve gözlerin dolsun)
Bugün biz buraya sadece ağlamaya toplanmadık. Biz buraya bu vahşeti unutmamaya ant içmeye geldik. Azerbaycanlı bir şairin bahsettiği o zabit üniformasının göğüs cebindeki kurumuş çiçek, aslında o hamile kadının karnındaki doğmamış bebektir. O çiçek hiç solmayacak; çünkü o, bizim nefretimizle ve intikamımızla sulandı.
"Ve bir zabit üniformasının göğüs cebinde kurumuş, Çiçek gibi hatıradır vatan hasreti..."
Evet, biz o vatan hasretini hatıra olmaktan çıkarıp hakikate dönüştürdük. Ama o kedinin tırnakları hâlâ o kadının karnında, o şişin ucu hâlâ o çocuğun bedenindedir. Biz bu acıyı unutamayız. Çünkü unutursak, yeniden o buzlu derelerde donarız. Ve ben şimdi üşüyorum…(Ağla)
Biz bugün Türkiye’den Hocalı’ya bir köprü kuruyoruz. Bu köprü kemiklerden, kandan ve unutulmayan hafızadan inşa edildi. Ruhunuz şad olsun! Biz artık o çaresiz çocuklar değiliz! Biz artık kurban değiliz; biz hafızası intikamından daha büyük olan, küllerinden doğan bir milletiz! Biz zafer kazanmış bir milletiz!
Karabağ Azerbaycan’dır!
Elçin ASLANGİL'in haberi