16709,28%-0,07
43,63% 0,10
51,95% -0,03
7047,13% -0,98
11686,79% 0,16
Belki de bugün olduğumu sandığım o kişiye neden dönüştüğümü en iyi bu cümle açıklar. Evet, tam olarak bu: İşçi sınıfından bir şovenist.
Bu sınıfın, en başından beri kitleleri sürükleyen, kendine has bir müzikal alt kültürü vardı. Size bu akımdan, hayır, kendi müzikal yolculuğumdan bahsetmek istiyorum. Çocukluğumdaki o ilk müzikal kıvılcımları anneme borçluyum. Radyoda popüler kanalları açar, Alman "Schlager" (Popüler hafif müzik) parçalarını dinlerdi. Şarkı sözlerini genelde bilmez, hafızasının teklediği yerleri neşeli bir “di-di-di” nakaratıyla yamardı. Bu yüzden ölünceye dek taşıyacağı o lakabı kazanmıştı: "Didi".
Zihnime kazınan ilk gerçek tınılar ise doğanın enstrümanlarıydı: Bir derenin uğultusu, rüzgârın yapraklar arasından geçişi, uzaktan gelen bir horoz sesi, yağmur damlalarının ritmi ve bazen sonbahar tarlalarının üzerine çöken o puslu sessizliğin ezgisi... Eski belediye binasının saat kulesindeki o devasa çan ise başlı başına bir olaydı. Çeyrek geçe bir, yarım saatte iki kez vururdu. En büyük heyecanım öğlen on iki ve eğer hâlâ uyanıksam gece yarısı vuruşlarıydı. O uzun vuruşlar benim için küçük birer konser, çocukluk dekorumu tınlatan birer resitaldi.
Bugün o çanı dinlediğimde sesinin "ayarsız" olduğunu fark ediyorum. Ama öyle güzel, öyle şahsına münhasır bir ayarsızlık ki bu; bir John Cage konserine cuk otururdu. Nitekim bu hayalim yıllar sonra gerçek de oldu: Rheingau Müzik Festivali’nde Benjamin Britten’ın War Requiem (Savaş Requiem'i) eserini dinlerken, bestecinin tam da o kulak tırmalayan aykırı çan sesini eserin ruhuna işlediğini gördüm. Çocukluğumun o "eğri" sesi, dünyanın en prestijli konser salonlarına taşınmıştı.
"Başka bir dünya"nın müziğiyle ilk tanışmam ise okul bahçesinde oldu. Büyük çocuklar halka olmuş, kafalarında kaptan şapkalarıyla "Wooly Bully" (Vahşi Zorba) diye bağırıyorlardı. Ta ki kısa saçlı, jilet gibi bej takım elbiseli bir öğretmen üzerlerine çullanıp "Kesin bu zenci müziğini, sizi gidi serseriler!" diye kükreyene kadar... Derken Beatles girdi hayatıma. Ama açıkçası pek umurumda değillerdi. "Liverpoollu mantar kafaların" Hamburg’un Star-Club’ında (Yıldız Kulübü) parladığını, dünyayı kasıp kavurduğunu ve kızlarda kitlesel bir histeri yarattığını biliyordum elbet. Ama onlar dağılırken ben fark etmedim bile; o sıralar Alman milli takımının futbolcu kartlarını biriktirmekle, onları bir albüme titizlikle yapıştırmakla meşguldüm.
Bir gün köydeki tek elektrikçi dükkanının önündeydim. Vitrinde ütüler, çamaşır makineleri ve zerre ilgimi çekmeyen bir yığın ev aleti vardı. Ama dükkanın kuytu bir köşesinde plaklar da satılırdı. Gözüm bir kapağa ilişti: Yuvarlak çerçeveli gözlükleri ve kulaklıklarıyla, bembeyaz bir stüdyoda, beyaz bir piyanonun başında oturan bir adam... Üzerinde tek bir kelime: Imagine (Hayal Et). Kumbaramdan çıkardığım 5 Mark ile o plağı aldım. Bunun bir "Ex-Beatle" (Eski Beatles üyesi) olan John Lennon’ın solo projesi olduğunu ancak aylar sonra bir dergiden öğrenecektim. Eve gidip o yeşil elmalı plağı pikaba koyduğumda, Lennon’ın piyanoda bastığı o ilk akorlar beni daha önce hiç bilmediğim bir boyuta fırlattı.
Beni (r)evrimsel düşünen bir bireye dönüştüren şey Lennon’ın Imagine'ı mıydı, Neill’ın antiautoriter (otorite karşıtı) eğitim teorileri mi, yoksa bir cep kitabında okuduğum Che Guevara makaleleri miydi? Emin değilim. Belki de müzikal imgelem, toplumu dönüştüren eğitim modelleri ve devrimci fikirlerin o eşsiz kokteyliydi. Şuna inanıyorum: Müzik bir felsefedir, edebiyat ise kelimelerin tınlamasıdır. İkisi de insan yaşamını güzelleştiren asıl yapı taşlarıdır.
Derken, John Lennon’ın dinginliği yerini bambaşka bir gürültüye bıraktı. On üç yaşındaydım, Katolik Kilisesi’nin zangoç ekibiyle kamptaydık. Yanlış anlaşılmasın; ben bir "ex-messdiener" (eski mihrap görevlisi/zangoç) görevlisiyim, yani sistemden firar etmiş bir kurban. Kilisede dinlediğim ilahiler müzik zevkimi pek etkilememişti ama "çadır liderimiz" Mike’ın hali başkaydı. Mike, kendi sardığı sigaraları tüttürürken yüzünde o tuhaf, huzurlu gülümseme belirirdi. Tütününün o tatlımsı kokusuna bayılırdım.
Mike’ın yanında bir kasetçalar vardı ama içindeki müzikler pek "kilise standartlarına" uygun olmadığı için onu sadece gizli saklı açardı.
Bir öğleden sonra çadırda yalnızdık. Diğerleri dereye set yapmak için dal toplamaya gitmişti. Mike yine o tatlı kokulu sigarasını yaktı. O sırıttı, ben sırıttım; duman çadırın içinde beyaz bir bulut gibi asılı kalmıştı. Kendimi nedensizce çok mutlu hissediyordum. Mike o sırıtan sessizliği bozdu: "Sana gerçek bir müzik dinleteyim mi?" Sesi o kadar komplovariydi ki, yasak bir şeylerin geleceğini anlamıştım. Çantasından bir kaset çıkardı ve "Sesini kısıyorum, diğerleri duymasın!" dedi.
Kaset hafif bir gıcırtıyla dönmeye başladı ve o an hoparlörlerden üzerime çiğ bir enerji boşaldı. "Bu Humble Pie (Mütevazı Turta)," dedi Mike sırıtmaya devam ederek. Şarkıcının ağzından çıkan o "sakıncalı" kelimelerin üzerine birer "bip" sesi bindirilmişti; çünkü o zamanlar bu tür ifadeler "toplum ahlakına aykırı" kabul ediliyordu. Eifel’daki o yaz kampında zihnime kazınan o şarkı şuydu: I Don’t Need No Doctor (Doktora İhtiyacım Yok).
Kamp biter bitmez şehre koştum. Live At The Fillmore East (Fillmore East'te Canlı) albümünü özel siparişle getirttim. Bir hafta sonra o plağı evdeki pikaba koyduğumda, benim için yeni bir müzik çağı başlıyordu. Ve tabii ki, zangoçluk kariyerimin de sonu...
Ne demiştik? İşçi sınıfından gelen o şovenist... Neyse, gerisini zaten biliyorsunuz.
Alman dilinden tercüme eden; Abil HASANOV
#Oulai #Epstine #DevinOEzekİstifa #BIST100 #AbiDizisi #Epstien #MehmetFetihlerSultanı #FabianRuizCimboma #İstanbuldaTrafik #UniversiteliStatüHakki #Binance #tcell #kchol #ucayım #enflasyon #İstanbuldaTrafik #TürkiyeminGücüneBak #pgsus #derhi #thyao #Öcalan