Menü Barın Ajans
Tarih: 29.01.2026 23:25
Rüdiger Heins-Hiçliğe Firar

Rüdiger Heins-Hiçliğe Firar

Facebook Twitter Linked-in

 

​Yaşlı bir köylü kadının kamp tellerinin üzerinden fırlattığı o kuru ekmek kırıntısından, firarın ikinci gününde eser kalmamıştı. Sonunda, ceketinin ceplerini yoklayıp o minicik kırıntıları buldu; ağzında çiğnenecek bir şey olduğu vehmine kapılmak ve açlık illüzyonunu bir nebze daha beslemek için onları dilinin üzerinde ağır ağır eritti. Susuzluğunu bir avuç karla geçiştiriyordu. Firarının üçüncü gününde ne nerede olduğunun bilincindeydi ne de menzilinin.
​Hans sadece gitmek istiyordu; onu içine hapsettikleri o kederli kuleden, kamptan fersah fersah uzağa... Savaş kaybedilmişti; Hans bunu henüz cepheye sürülmeden biliyordu. On yedi yaşındaydı; tek muradı bu cengin bir an evvel bitmesi ve evine rücu edebilmekti.
​Onu, Koblenz'de apar topar tertip edilen bölüğüyle Rusya seferine sürmeye yeltenmişlerdi. Askerler biliyordu: Oradan dönüş yoktu. Minsk'e personel taşıyan tren, daha Frankfurt an der Oder'de göklerden gelen ateşle paramparça oldu. Lokomotif vuruldu, kazan infilak etti, vagonlar raydan çıkıp boşluğa savruldu. Sonsuz bir ıssızlığın ortasında, trenin enkazı bir ceset gibi yatıyordu. Gökyüzüne yükselen isli duman; yanan kömürün ve çığlıkları göğe yükselen neferlerin yanık et kokusuna karışıyordu. Bu feryatlar bir "ölüm senfonisi" gibi tabiatı grotesk bir kâbusa çeviriyordu. Çeliğin, çamurun ve tahta parçalarının arasından kendini dışarı çekmeye çalışırken, "Demek savaş buymuş," diye geçirdi içinden Hans.
​O mahşer yerinde yaralandı. İki ağır mühimmat sandığı arasında ezilen bacağı onu "savaş dışı" bırakmış; bu ona altı hafta hastane, bir hafta da memleket izni bahşetmişti. Annesi memnundu; üç oğlundan biri sağ salim dönmüştü ya. Ernst Normandiya'da kalmış, Stalingrad cehenneminde çarpışan Fritz'den ise uzun zamandır haber alınamamıştı.
​Hans, memleket izninden sonra o "melun savaşa" geri dönmek istemiyordu. Lakin yola düşmekten başka çare yoktu. Annesine veda ederken, "Anne, ilk fırsatta firar edeceğim," dedi. Sarılmadılar. Sadece bir an göz göze geldiler, el sıkıştılar ve ayrıldılar.
​Fakat o fırsat bir daha kapısını çalmadı. Mainz'daki o yıkıntı yığını istasyona varamadan, yollarda insanların nidasını duydu:
"Savaş bitti! Her şey bitti!"
​Hans inanamıyordu. Daha birkaç hafta evvel onu Rusya düzlüklerine sürenler, şimdi "bitti" mi diyordu?
​Bitti. Savaşın sonu. Hans köyünden çok uzak değildi. Yayan yapıldak Dietersheim'a varmak, o eski, mutedil hayatına dönmek istiyordu. Ahırdaki koku, tarladaki toprak... İstediği, bildiği ve onu huzura gark eden tek şey buydu.
​Bunca yıl bu anın hayaliyle yanıp tutuşmuştu. Şimdi vakit gelmişti ama bu "sonu" ruhunda hissedemiyordu. Hayallerini süsleyen o muştulu son, şimdi kocaman bir hiçlikten ibaretti. Dışarıda hiçbir şey değişmemişti: Yıkık dökük haneler, yollara düşmüş mülteciler, darmadağın olmuş askerler... Sokaklarda ruh gibi dolaşan yaralılar ve kokusu enkazın üzerine sinmiş, tatlımsı bir ölüm neşreden cesetler.
​Amerikalılar, Bingen yakınlarında dubalı köprülerle nehri aştılar. Ren Köprüsü, Alman topraklarını son katresine kadar savunmaya yeminli bir yıkım timi tarafından havaya uçurulmuştu. Tanklar ve jiplerle geldiler; sorgusuz sualsiz Hans'ı esir aldılar. Ne salladığı beyaz beze baktılar ne de yüzündeki çocukluğa. Onu alıp Bretzenheim'daki o iğreti kampa tıktılar.
​Gündüzleri güneş bulutların arasından sızdığında hayat katlanılırdı. Ama sonbahar yağmurları toprağı balçığa çevirince, esirler korunmak için toprağa çukurlar kazdılar. Islak toprak ağırlaştı. Geceleri çöken o mağaralarda diri diri gömülenlerin feryadını kimseler duymazdı. Ancak gün ışıyınca anlarlardı kimin toprağa karıştığını.
​Amerikalılar gitti, Fransızlar geldi. Tütün rasyonu kesildi. Bazıları çukurlarında ot ve yaprak kurutup gazete kâğıdına sarar, bolca tükürükle yapıştırıp bir "keyif" vehmine kapılmaya çalışırlardı. Ama o dumanın tadı damakta bayat, midede ise bulanık bir ağrı bırakırdı sadece. Hans, kampa girdiği o ilk gün firarı aklına koymuştu.
​Kaçış, umduğundan kolay oldu. Noel arifesinde Fransızların verdiği bir kepçe su gibi çorba ve bir lokma ekmeğin ardından planını yaptı. Noel'in ikinci günü bir kamyonun altına sığındı. Bütün gücüyle demirlere tutundu. Dakikalar içinde kampın kapısından bir gölge gibi geçip gittiler. Kamyon durduğunda zifiri karanlığın içindeydi. Kendini karların üzerine bıraktı. Kamyon uzaklaştı, ışıkları silindi. Gecenin bağrına avazı çıktığı kadar bağırdı: Özgürdü! Sonunda özgür!
​Bir süre sonra soğuk iliklerine işlemeye başladı. Kaskatı kesilen bedeni ve açlık ona ağır geliyordu. Köyü yakındı ama biliyordu; onu ilk orada arayacaklardı. Saklanacak bir yer bulmalıydı ama kime güvenebilirdi? Kampta "Nereye?" sorusunu hiç sormamıştı. Sadece "Neresi olmaz?"ı biliyordu. Annesine gidemezdi, hemen ele verirdi kendini. Arkadaşı Helmut'u düşündü, sonra vazgeçti.
​Bingen köyleri etrafında çemberler çizdi. Gece yürüyor, gündüzleri samanlıklarda sığınıyordu. Çiftliklerden yumurta çalıyor, mahzenlerde bulduğu elmalarla karnını doyuruyordu. Firarın üçüncü gecesi, gizlice babasının samanlığına sığındı. Sabah annesinin sesini duyunca bunun bir "gitme" işareti olduğunu anladı. Arka bahçeden süzülüp kilisenin yanından tarlalara vurdu kendini.
​31 Aralık 1945. Beş gündür firardaydı. Fransızlardan, o cehennem vari kamptan, ayazdan ve açlıktan kaçıyordu. Nereye gideceğini bilmeden geçen beş gün... Rochus Şapeli'nin oralarda şiddetli bir patlama koptu. Hans anında kendini bir hendeğe bıraktı. Adrenalin damarlarında zonkluyor, karların içinde korku dolu bir yumak gibi titriyordu.
​Bir patlama daha, sonra bir daha... Ve o gürültünün arasından süzülüp gelen çan sesleri. Önce derinden, sonra gürül gürül. Hans o an anladı: Savaş bitmişti. Yıl bitiyordu. Yeni bir yıl başlıyordu ve o, hâlâ nereye gideceğini bilmiyordu.
Alman dilinden tercüme eden.Abil Hasanov.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —