Menü Barın Ajans
Tarih: 17.03.2026 21:21
Pazar Günleri Akaryakıt İstasyonları Başka Kokar

Pazar Günleri Akaryakıt İstasyonları Başka Kokar

Facebook Twitter Linked-in



​Mezar taşının üzerinde birleşmiş eller. Tam ortasından geçen bir haç. Seni hemen buldum. Aşağıda, yenilerin arasında olacağını tahmin etmiştim zaten. Seni bakımsız bir vaziyette bulacağımı hayal etmiştim. Bu düşüncemden dolayı içten içe utandım. Gerçi mezarının nasıl göründüğü benim neden umurumda olsun ki? Ama sana böyle bir mezarı yakıştıramazdım. Sana ağır bir mezar taşı dikmişler. Taze çiçekler — en fazla bir günlük. Tek bir ot dalı bile yok. Her şey titizlikle düzenlenmiş. Ama o Dürer elleri ve ortasından geçen haç, sanki bir "dur" işareti gibiydi. Hayal etsene; sana Dürer ellerinin olduğu, ortasından haç geçen bir mezar taşı koymuşlar.
​Hah, demek sonunda öldün. Orada, aşağıda yatıyorsun. Acaba senden geriye bir şey kalmış mıdır? Belki birkaç parça çürümüş et. Uzun saçlar. Tırnaklar. Kemikler.


​Sen orada, aşağıda sessizce yatmaya devam et. Seni o pisliğin içinden çıkarmak için hiç zahmet etmeyeceğim. Çürü orada! Bırak kurtlar yesin seni! Mezar taşın dışarıdan bakınca etkileyici duruyor. Ama bu taşın, senin burada —yukarıda— sürdüğün hayatla zerre kadar alakası yok.
​Geçen pazar yarış bisikletimle bir akaryakıt istasyonunun önünden geçtim. Tıpkı o zamanlardaki gibi kokuyordu; hani henüz birbirimizle bağımızın kopmadığı o günlerdeki gibi. Sen muhtemelen istasyonların pazar günleri nasıl koktuğunu hatırlamazsın.


​Her Allah'ın cezası pazar günü, beni almak için tam saat on birde gelirdin. Ben sabahları kilisede oturur, hep en yukarıdaki sol köşedeki pencereden dışarı bakardım. Renkli camların arkasından bir ağacın yaprakları seçilirdi. O pazar günlerinde gökyüzünün rengi hep aynıydı; sanki ateş kırmızısına bürünmüştü. Yapraklar rüzgarda bir o yana bir bu yana savrulduğunda hep korkardım. Bu, havanın bozabileceği anlamına gelirdi. Yağmur, fırtına, şimşek...


​Orada, kilise sırasında havanın güzel kalması için nasıl dualar ettiğimi hayal bile edemezsin.
​Hep aynı pazar günleri, senin istasyonunda: O koca arabanla evimizin önüne gelir, korna çalardın — ben de çıkmak zorunda kalırdım. Pazar günlerimi seninle geçirmek zorundaydım. İstasyon kulübendeki dondurma dolabından en pahalı dondurmaları çalar, diğer çocuklara dağıtırdım.
​Sen ise asla orada olmazdın.


​Beni öylece o kulübede, karının yanına bırakıp giderdin. Kendin ise bir meyhaneye kapağı atardın.


​Sen hiç bilir misin; akaryakıt istasyonları pazar günleri nasıl kokar?
​Şimdi ise orada, o birleşmiş ellerinle yatıyorsun. Acaba sana da orada ortasından geçen bir haç mı sapladılar?
​Köpeğini hep kayışla döverdin. Bu yüzden de hayvan senden hep kaçıp giderdi. Neden hep sadece pazar günleri gelirdin ki? Zaten beni karının yanına bırakıp gidiyordun. Bir kez bile benimle bir şey yaptığını hatırlamıyorum.
​Keşke beni de o kayışla dövseydin. Ben de mutlaka senden kaçıp giderdim. Ama sen beni hiç dövmedin — ben de senden hiç kaçmadım. Sadece saatleri sayardım: Sabah on birden akşam yediye kadar. Zaman geçmek bilmezdi. O pazar günlerinde. O istasyon kulübesinde.
​Herkes, ama herkes senin hakkında hep kötü konuşurdu. Şimdi ise orada yatıyorsun — yanında da pazar günlerimi birlikte geçirmek zorunda kaldığım o kadın, karın.


​Hayır, beni hiç dövmedin. Bunu hep köpeğine yapardın. Bunun yerine ben, senin istasyonunun kokusuna katlanmak zorundaydım. Tekrar ve tekrar. Her pazar. Oysa o deri kayış benim için daha iyi olurdu. Eğer o zaman senden kaçsaydım, bunu herkes anlardı. Ama senin istasyonunun kokusu yüzünden kaçsaydım, bana kimse inanmazdı. Bence sen bunu biliyordun. Sen şimdi orada çürürken bile, o istasyonun pazar günlerindeki kokusu kadar kötü kokamazsın.
​Kimse, ama hiç kimse beni senden korumadı. Sen bile. Oysa ben seninle ne alakam olabileceğini bile bilmiyordum.


​Soyadımızdan başka hiçbir ortak noktamız yok. Evet, şimdi benim adım da senin mezar taşında yazıyor.


​Ama bir gün bana seninle akraba olup olmadığımızı sorarlarsa, "Hayır" diyeceğim. Biz sadece tesadüfen aynı soyadını taşıyoruz. Öyle değil mi?


​Senin istasyonunda geçen o pazar günlerini ise kimsenin bilmemesi daha iyi. Zaten kimse inanmaz; akaryakıt istasyonlarının pazar günleri nasıl koktuğuna...
 

 Çevirmen Notu: Sessiz Travmanın Kokusu
​Rüdiger Heins'ın bu öyküsü basit bir anı değil, ruhun en derin katmanlarında gizlenmiş ağır bir hesaplaşmadır. Yazar çocukluk travmasını alışılagelmiş görsel şiddet sahneleriyle değil, keskin bir duyu —koku— üzerinden işliyor. Öykünün duygusal omurgasını, köpeğin dövülmesi (açık şiddet) ile çocuğun istasyon kulübesinde unutulması (sessiz şiddet) arasındaki o korkunç fark oluşturuyor. Köpeğin acısı görünürdür, çocuğun çektiği "koku işkencesi" ise gizli ve silinmezdir.
​Metinde özellikle vurgulanan "Dürer elleri" (Alman ressam Albrecht Dürer'in meşhur "Dua Eden Eller" eskizi) sembolü ise bu dramı tamamlayan son noktadır. Yazar, babanın sağlığındaki soğukluğu ve merhametsizliği ile ölümünden sonra ona atfedilen bu "kutsal" imaj arasındaki tahammül edilemez çelişkiyi ifşa ediyor.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —