Muhammed Al-Mekhlafi, Arap edebiyatı ve edebî eleştiri alanında uzmanlaşmış Yemenli bir yazardır. Hem yerel hem de uluslararası platformlarda Arapça ve İngilizce yazılarıyla tanınır. Aynı zamanda deneyimli bir çevirmen olan yazar, bugüne kadar tiyatro eserleri, bir otobiyografi ve bir roman dahil olmak üzere yedi kitabı edebiyat dünyasına kazandırmıştır.
Bugün öğleye doğru uyandım. Elimde telefonum, yazacak bir fikir arıyorum — tutunacak bir konu, başlayacak bir cümle… Normalde her hafta en az bir makale yayımlamaya özen gösteririm. Ama bugün zihnim dağınık, ruhum yorgun. İşsizliğin getirdiği o geniş zaman boşluğuna rağmen kelimeler gelmiyor. Sanki sözcükler eski ışıltısını kaybetmiş, ağırlaşmış… Belki de gerçeklik artık bir köşe yazısına sığmayacak kadar büyüdü.
Bu yılın Ramazan'ı belirgin biçimde farklı. İnsanların yüzünde yorgunluk, silinmez bir iz gibi duruyor. Herkes, gizleyemediği hayat yükünün altında eziliyor.
Sokaklar, döviz büroları ve cami önleri dilencilerle dolu. Kimisi bir lokma ekmek umuduyla kapı kapı dolaşıyor, kimisi ise evinin sessizliğinde kendi acı gerçeğiyle baş başa kalıyor. Eskiden dilenciler çoğunlukla sahipsiz yaşlılar ya da toplumun kıyısında kalmış insanlardı. Bugün ise manzara çok daha ağır: Gencecik kızlar, kucağında bebeğiyle anneler ve hayata tutunmaya çalışan çocuklar…
Dün gece tanık olduğum bir sahne zihnimden silinmiyor. Henüz on iki yaşlarında küçük bir kız çocuğu, bir dükkânın önünde yanıma yaklaştı ve yardım istedi.
"Baban nerede?" diye sordum.
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı: "Vefat etti."
Annesinin evde hasta olduğunu, kendisini bekleyen sekiz küçük kardeşi olduğunu anlattı. Rutubetli, yıkık dökük bir bodrum katında yaşıyorlarmış. İkindiden beri sokaklarda dolaştığını ama sadece 350 Riyal toplayabildiğini söyledi. Bu para, bir ailenin sahur sofrasına bile yetmezdi.
İftar edip etmediğini sordum. Bir kadının onu evine alıp yemek verdiğini, ama korktuğu için hemen çıktığını söyledi.
O küçük kıza bakarken hayatın acımasızlığıyla yüzleştim. Bu yaşta, bu kadar masum bir çocuk… Gecenin karanlığında, tehlikelerle dolu bir şehirde, ailesini doyurabilmek için tek başına mücadele ediyor.
Bölgede süregelen savaşın gölgesinde çatışmalar derinleşiyor. Küresel güçler, donanmaları ve ordularıyla bölgeyi kendi hesaplarının sahnesine çevirmiş durumda. Enerji krizleri kapıda, dünya ekonomisi sarsılıyor. Bu büyük karmaşanın ortasında Yemen, eski yaralarıyla baş başa bırakılmış bir ülke gibi… Fırtınanın kıyısında yaşıyoruz ama darbelerin en ağırını biz alıyoruz.
Bu ağır gerçeklikten uzaklaşmak ister gibi, hafızam beni üniversite yıllarımdaki Aden'e götürdü. O zamanlar hem okuyordum hem çalışıyordum. O yılların enerjisi ve canlılığı, bugünün yorgun yüzlerinden ne kadar da farklıydı.
Sabah dokuz civarında uyanır, Aden Emniyet Müdürlüğü'ndeki görevime giderdim. O dönemde Emniyet Müdürü, disiplini ve vatanseverliğiyle tanınan Tuğgeneral Muhammed Salih Tarık'tı. Ben medya sorumlusu olarak çalışıyor, her gün onlarca gazeteyi tarıyor, güvenlikle ilgili konuları raporluyordum.
Dersler için fakülteye geçtiğimde arkadaşlarımla ağaçların gölgesinde oturur, Aden'in Ramazan geleneklerini konuşurduk. Kızlar mutfaktaki hazırlıkları, sofraları süsleyen özel yemekleri heyecanla anlatırdı.
İftar vakti yaklaşınca, Emniyet Özel Kalem Müdürü İbrahim Al-Mekhlafi'nin Cebel Hadid'deki evine giderdik. Sofrada Taiz mutfağının eşsiz lezzetleri olurdu. "Taş Ma Taş" dizisini izlerken kahkahalar yükselirdi.
Bazen dostum Yarbay Bedr Şatara'nın Crater'deki mütevazı evine giderdim. Çatıda, tahta levhalardan yapılmış o küçük mekânda bize nefis bir paça çorbası hazırlardı. Saatlerce sohbet eder, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.
Akşam dokuzda ise Crater'in canlı sokaklarında Muhammed Şubeyr ile buluşurdum. "Sakran" kafesinde Aden'in meşhur sütlü çayını içerken, etrafımızdaki hayatın sesleri birbirine karışırdı: Domino oynayan yaşlılar, kahkahalar, sokakta koşuşturan çocuklar…
Gece yarısına doğru yurda döner, sahur yapar, biraz ders çalışır ve huzurla uykuya dalardım.
Perşembe akşamlarının ise ayrı bir ruhu vardı. Dostum Mutasım Al-Udeyni'nin "Üçgen Bina"daki evinde toplanırdık. Evi Aden buhurunun kokusu sarardı. Mutasım'ın sesiyle yükselen ilahiler, bazen Kazım El-Saher ve Abdülhalim Hafız şarkılarına karışırdı. Dostluk, müzik ve samimiyet iç içe geçerdi.
Bayrama iki gün kala köyüm Kinda'ya giderdim. Bir keresinde Fransız hocam Sebastian da bana eşlik etmişti. Köylülerin merak dolu bakışları arasında onu sıcak bir şekilde karşılamıştık.
Sebastian geleneklerimize büyük saygı gösterirdi. Ramazan'da kimsenin yanında yemek yemez, sadece gizlice sigara içerdi. Zamanla İslam'ı kabul etti, adını Muhammed olarak değiştirdi ve Adenli bir kadınla evlendi.
O yıllarda şehirlerimiz ve tarihi mekânlarımız turistlerle doluydu. Bugün ise o görüntüler yok olmuş durumda. Sanki dünya burada yaşayan insanları görmezden geliyor.
Bu satırları yazarken içimde hüzün ve özlem iç içe geçmiş durumda. Sade mutluluğun, içten gülüşlerin olduğu o Ramazan günlerine duyulan özlem… Bugünün yorgun yüzlerine bakarken hissedilen derin keder…
Crater sokaklarından köyümün patikalarına kadar uzanan o küçük anları düşündükçe bir gerçeği daha iyi anlıyorum: Hayat ne kadar zor olursa olsun, insanı gülümseten küçük mucizeleri her zaman içinde saklar.