O günü ne çok beklemiştik...
Önce ben, sonra sen… Ve yine ısrarla sen… İstanbul'a gidecektik. İstiklal Caddesi'nde mutlu insanlar gibi el ele yürüyecektik. Sadece sen ve ben olacaktık.
Titanic Oteli'nde… Tıpkı o filmdeki gibi; Kate ile Leonardo'ya benzemeyen ama aynı ruhu paylaşan iki farklı insan… Onlar gibi yalnızca dış görünüşlerimiz zıt olacaktı; sen sarışın, ben esmer…
Sabaha kadar Taksim'de sohbet edecektik. Kalabalığın içinde izimiz tozumuz kaybolacaktı. Avrupa ile Asya'yı görmek için Boğaz turuna çıkacak, sanki tek bir bedenin iki gözü gibi olacaktık. Geçmişin nostaljisini yaşamak için Prens Adaları'nda faytona binecektik. Bisikletleri saymıyorum bile…
Teknede gözlerime bakman için karşılıklı oturacaktık. Belki de yalnızlığın ne kadar acı bir his olduğunu, gözlerimde saklanan o kederden anlayacaktın… Kimim vardı ki? Allah bile beni unutmuş gibiydi.
Sonra simit alıp yiye yiye, parlak ışıklarıyla göz alan rengârenk dükkânlara girecektik. Tek tek kıyafetler seçecektin…
"Bak sevgilim, bu sana çok yakışır," dediğinde gözlerindeki o memnuniyeti fark edecektim… Bir çocuk gibi sevinecektim.
Gözlerinde bana duyduğun o aşkı görebilseydim; Eminönü'nde, Laleli'de, hatta Tophane'de, Kadıköy'de dünya kadar derdimi unutacaktım. Hayatın vurduğu yaraları sarmak için yeniden güç bulacaktım.
Bir İstanbul'u sadece kol kola gezmek bile dünyaya bedeldi. Uzun zamandır aradığım, özlediğim o sevgiyi bulmak için yanımda olman yeterdi ama…
Unutulmaz anlarla dolu gerçek bir İstanbul masalı yaşayacaktık. İstanbul'u dinleyecektik, tıpkı Orhan Veli gibi gözlerimizi kapatarak… Daha da yakınlaşmak, birlikte ıslanmak için yağmur da yağacaktı.
Beklediğimiz gün geldi çattı…
İstanbul'da olduk; bir gün ve sadece bir kez…
Fakat ne el ele olduk, ne sevgili… Ne de birbirimize aşık…
Ne göz göze geldik, ne de yağmurda ıslandık.
Ellerim boş kalmasın diye bazen közde mısır, bazen kestane tutarak dolaştım sokakları. Kalabalığın içinde sadece iki yabancıydık… Sen öfkeli bir adam gibi davrandın, ben ise içine kapanmış bir kadın gibi.
Bir sorum seni öylesine çileden çıkardı ki; bağırdın, çağırdın, hatta benden uzaklaştın. Ve yavaş yavaş gözden kayboldun…
Yalnızlığın ne olduğunu işte o an anladım. Kurduğum o kırılgan dünya bir anda başıma yıkıldı. Meydan insanlarla doluydu… ama ben yapayalnızdım.
Gök gürledi, gözyaşlarım sel olup aktı.
Bir an duraksadım. Zaman sanki orada durdu… İçimdeki yalnızlık acıyla haykırdı. Gözyaşlarımı kirpiklerimde boğmaya, kendimi teselli etmeye çalıştım.
Yabancı bir şehirde tek başına kalmak ne kadar ağırmış… İnsan, nereye gideceğini bilmeyen; sokakta düşmüş, dizi kanayan ve hıçkıra hıçkıra ağlayan bir çocuk gibidir… Ağlar ve teselli bulmak için annesini arar.
Her kadının hissedemeyeceği, belki de yaşamak istemeyeceği o duyguyu yaşadım ben…
Bir kez… sadece bir kez…
İstanbul'da…
Gururun gözyaşlarıydı o.
Sadece iki farklı insandık.
Sen yabancı bir adamdın…
Bense yapayalnız bir kadındım.
Peki… ne işim vardı İstanbul'da?